• Anasayfa
  • Mercek
  • Prof. Dr. Ahmet İçduygu: “İklim göçü uzun vadede dünyayı etkileyecek en önemli konulardan biri”
27 Kasım 2025

Prof. Dr. Ahmet İçduygu: “İklim göçü uzun vadede dünyayı etkileyecek en önemli konulardan biri”

Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Sosyoloji bölümünde görev yapan, MiReKoç Direktörü Prof. Dr. Ahmet İçduygu, Türkiye’nin son yıllarda değişen göç dinamiklerini değerlendirdi. İçduygu, tüm dünyada en çok konuşulan konulardan biri olan iklim göçünün sebeplerini ve yaratacağı sonuçları da anlattı.

20 yıl önce kurulan ve disiplinler arası çalışan Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi MiReKoç, göç alanındaki bilimsel araştırmalar konusunda önemli bir merkez haline gelmiş durumda. Hızla değişen küresel dünyada göç olgusunun çok boyutlu yapısını, güncel sorunlarını çalışan merkez; iklim değişikliğinin yol açtığı yer değiştirmelere ve sonuçlarına da odaklanıyor. Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Sosyoloji bölümünde görev yapan, MiReKoç Direktörü Prof. Dr. Ahmet İçduygu, Türkiye’nin son yıllarda değişen göç dinamiklerini değerlendirirken, uzun vadede dünyayı etkileyecek en önemli konulardan biri olarak ifade ettiği iklim göçünün sebeplerini ve yaratacağı sonuçları da bizlerle paylaştı.
  
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) 2024 raporunda yer alan bilgilere göre, dünyada yaklaşık 281 milyon uluslararası göçmen bulunuyor, bu da küresel nüfusun yüzde 3,6'sına denk geliyor. Sizce bu rakamlar bize günümüz göç dinamikleri hakkında ne söylüyor? Bu küresel tabloyu göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye’nin göç açısından konumunu nasıl değerlendirirsiniz? 

Aslında bu durum, özellikle son 30 yıllık bir dönemi kapsayan küreselleşme dediğimiz meselenin yani ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte insanların daha mobil hale gelmesinin bir sonucu. Bir yerden bir yere hareket etmek kolaylaştı, başka coğrafyalar hakkındaki bilgilere hızla ulaşabiliyoruz. Bu bilgi akışı dünya üzerinde hareket etmek için çok önemlidir. Bir yere gitmeniz için o yeri bilmeniz gerekir. Küreselleşme ile birlikte bütün dünyada göçün yoğunlaştığını görüyoruz. Burada bahsettiğim göç, bütün sınır geçişlerini yani uluslararası göçü ifade eden şemsiye bir kavram. Biz genelde göçü kalıcı bir durum olarak algılıyoruz ama kısa kalışlar, örneğin eğitim alanında hem öğrenci hem öğretim üyeleri düzeyinde belirli süreliğine olan göçler de buna dahildir.

Dolayısıyla göç kavramına daha geniş bakmamız gerekir. Nihayetinde bütün dünya bundan etkileniyor. Tabii göçün iki önemli nedeni var. Birincisi ekonomi, yani insanlar daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için göç ediyorlar. İkincisi de siyasi göç dediğimiz, çatışmalar sebebiyle gerçekleşen sığınma hareketleri. Türkiye’ye gelirsek, Avrupa'ya daha çok Almanya'ya olan göç çerçevesinde Türkiye’yi göç veren bir ülke olarak algılıyorduk ama 1990'lı yıllardan bu yana, Suriyeliler gelmeden önce de, aslında Türkiye farklı coğrafyalardan göç almaya başladı. Daha önce genelde yakın ve Türkçe konuşan yerlerden, örneğin Balkanlardan göç alıyorduk ama ilk defa 1990'dan itibaren Türk ya da Müslüman olmayan insanların da geldiği bir ülke haline geldik. Ekonominin gelişmesi de bunda etkili; ev işlerinde, çocuk ve yaşlı bakımında çalışanlar bilindiği gibi artık çoğunlukla Türki Cumhuriyetler’den geliyorlar. Türkiye'ye yönelen uluslararası göçün artmasında iki neden sayabiliriz. Bunlardan biri küreselleşmenin etkisi, biri de az önce belirttiğim gibi ekonominin gelişimi. Bir yandan çevre ülkelerde gerçekleşen çeşitli siyasi dinamikler de etkili oldu.

İran'daki rejim değişince İranlılar geldi, sonra İran-Irak savaşı yaşandı. Afganistan meselesi, en son da Suriye. Türkiye hem göç alan hem göç veren hem de transit geçilen bir ülke olması ile farklı göç eğilimlerine saha oluyor.

2000’lerin başından bu yana, her yıl farklı ülke ve bölgelerden binlerce göçmen ve mülteci buraya transit ülke olarak yaklaşsa da giderek yerleşilen bir ülke haline geliyoruz. Bir de göç deyince genelde biz yoksul insanların hareketini anlıyoruz ama geniş ölçekte baktığımızda öğrencileri, üniversite mezunlarını, nitelikli işçi ve iş gücü göçünü de düşünmek gerekir. Türkiye de özellikle son 20-30 yıldır bundan da etkileniyor.

IOM’un raporunda yerinden edilmelere ilişkin tablonun çevresel etkiler ve iklim değişikliğiyle daha da ağırlaştığı ifade ediliyor. Bu çerçevede iklim göçü hangi parametreler üzerinden ele alınıyor? 

Son yıllarda özellikle iklim göçü kavramı içinde çevre koşullarının, iklimin değişmesiyle birlikte gerçekleşen bir coğrafi hareketlenme var. Buradaki durumu ikiye ayırmamız gerek. Bunlardan biri direkt çevre koşullarının ya da iklim değişikliğinin etkisiyle olan göç. En belirgin örnekler Pasifik'teki Tuvalu, Kiribati ve Fiji Adaları'nın önümüzdeki on yıl içinde buzulların erimesiyle birlikte yükselen deniz suyunun adaları suyun altında bırakması sebebiyle gerçekleşecek. İklim değişikliğinin ikinci etkisi ise, ki buna indirekt diyebiliriz, ısınmayla birlikte yağış koşullarının değişmesinin tarım ürünlerini etkileyerek orada yaşayanların ekonomilerini değiştirmesi. Burada, kırsaldan kente göçten bahsediyoruz ve genelde ülke içinde gerçekleşiyor. İklim kaynaklı göçün ülkelerin göç dinamiğini artıracağını düşünüyoruz. Tarımsal alanda verdiğim örnek gibi, oradan hemen göç etmek ortaya çıkmıyor ama bu durum uzun vadede çevredeki ekonomiyi etkiliyor. Gıda güvenliği sorunu yaratıyor. Daha da yoksullaşıyorsunuz ya da yaşamınızı güzelleştirmek istiyorsunuz ve başka bir yere gidiyorsunuz. Kısacası iklim değişikliğinin yavaş etkilerinin göçü kırsal kesimden kente doğru etkileyebileceğini düşünebiliriz. Bu anlamda iklim göçü uzun vadede dünyayı etkileyecek en önemli konulardan birisi.  

İklim göçüne maruz kalanların hukuki statüsü nedir? İklimsel ve çevresel faktörler nedeniyle hareketlilik halinde olan grupların adlandırılmasına ilişkin tartışmalar karşısında, net ve kabul görmüş bir tanım bulunuyor mu? 

Bu önemli bir konu. İklim göçü dediğimizde bu bazen mülteci kavramıyla birlikte düşünülüyor. Siyasi nedenlerle göç edenler için uluslararası bir düzenleme anlamında 1951 Cenevre Sözleşmesi var. Hukuksal bir sürecin içinde insanları biz mülteci olarak tanımlayabiliyoruz. Sığınmacı statüsü için de benzer haklar, hukukun içinde yer alıyor. İklim konusu da zorunlu göçe giriyor ancak bu konuda hukuki tartışma devam ediyor. Pasifik Adaları örneğinde olduğu gibi, Avustralya ve Yeni Zelanda bir anlamda kendi iç hukuklarına, en azından siyasi söylemlerine bunu katmaya başladılar. Çünkü o adalardan bu ülkelere iklim nedeniyle göçle gelecek nüfuslar var. Onlara sığınma hakkı vereceklerini söylemeye hatta belirli düzenlemeler getirmeye başladılar ama uluslararası bir kavram olarak iklim mültecisinden, iklimle alakalı sığınmacı kavramından bahsetmek şu an için mümkün değil.

İklim değişikliğine bağlı çevresel riskler göç dinamiklerini hangi bölgelerde daha kırılgan hale getiriyor? Bu bağlamda Türkiye’nin mevcut durumu ve karşı karşıya olduğu başlıca riskler nelerdir? 

Her yıl dünyamız biraz daha ısınıyor. Önümüzdeki 50 yılı gösteren çeşitli simülasyonlar ile haritalar yayınlanıyor. Bu bilimsel araştırmalarda, şu an sarıyla gösterilen bölgeler 21. yüzyılın sonuna yaklaştığımızda kızıllaşmaya, kırmızılaşmaya başlıyor. Sarıdan kırmızıya gitmek aslında ısı derecesinin her yıl bazı bölgelerde değişeceğini, yani önümüzdeki on yıllarda ortalama 5-6 derecelik farklılıklar olacağını söylüyor. Bütün dünya bu değişiklikten eşit şekilde etkilenmeyecek. Türkiye'nin de bu konuda hazırlanmış haritaları var. Ağaçlara, doğaya zarar verilen bölgelerde gittikçe artan bir çölleşme söz konusu. Denizin yükselmesi nedeniyle kıyılar da bu durumdan etkilenecek. İklim değişikliği dediğimizde bir yandan sıcaklığın artmasından bahsediyoruz ama susuz kalmak, kuraklaşmadan da bahsetmek gerek. Türkiye için de özellikle Orta Anadolu ve belki Güneydoğu'ya doğru belirli bölgelerde suyun olmaması tarımı etkileyecek. Bu da bizim gıda güvenliği dediğimiz meseleyi ortaya çıkarabilir. Bu, sadece o bölgelerle sınırlı kalmayıp şehirler üzerinde de etki yaratabilir. Bu, bir domino etkisi. Çarpık kentleşmeden dolayı, çok yağmur yağdığında başta İstanbul olmak üzere yaşadığımız su baskınları, nüfusun yoğunluğu ve çevre kirliliği gibi sorunların küresel boyutu da var elbette. Bu anlamda iklim değişikliğinin kentleri de, gündelik yaşamın etkilenmesi anlamında, değiştireceğini öngörüyoruz.

İklim göçünün kentler, iş gücü piyasaları ve kırılgan gruplar üzerinde yaratacağı baskıları nasıl değerlendiriyorsunuz? İklim göçünün yönetiminde hangi kapsayıcı modeller ve uyum politikaları öncelikli olmalı?

İklim değişikliğinin ekonomiye olan etkisini düşündüğümüzde bunun bir yönetişim meselesi, yani idare edilme, kent yönetimi konusu olduğu ortaya çıkıyor. Böyle bir gündemimiz eskiden yoktu. Şimdi hem siyasi hem de politika üretme amaçlı bir Çevre Bakanlığımız var. Ayrıca belediyelerin de bu konuda örgütlenmeye çalıştıklarını biliyoruz. Az önce de altını çizdiğim gibi, iklim göçünden direkt ve indirekt olarak etkilendiğimiz noktalar ortaya çıkıyor. Bu konu aynı zamanda siyasallaşmış durumda. 

Son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Trump’ın yaptığı konuşmanın da gösterdiği gibi, iklim değişikliği konusuna aslında iki uçtan bakılıyor. Konuyu bir kıyamet senaryosu içinde anlatma meselesi var. Bu aşırılık içeriyor.

Önümüzdeki yüzyılda insanlığın, ülkelerin yapması gereken şeyler var. Bir de Trump gibi popülist politika üretenler var. Bazı ülkeler kendi ekonomilerini düşünerek davranıyor, örneğin Amerika Paris Anlaşması'ndan imzasını geri çekti. Başka ülkeler de bu tür anlaşmaları imzalayıp imzalamamakta tereddüt ediyorlar. Sonunda gelecek nesillere iyi bir ortam sağlamak istiyorsak, burada çok daha akılcı kararlar almak, ciddi programlar geliştirmek durumundayız. Önceliğimizin çevreye zarar vermemek olması gerekir. Doğaya zarar verirsek o da intikamını alıyor.

Bu da bir gerçeklik.

Son olarak MiReKoç’un göç çalışmalarında benimsediği genel yaklaşımı ve öncelikleri de sizden dinlemek isteriz…  

MiReKoç bir üniversite içinde, Türkiye'de kurulan ilk araştırma merkezlerinden biri. Biz aslında göçü bir şemsiye kavram olarak kullanıyoruz. Yani disiplinler arası diyoruz. Yalnızca sosyal biliciler değil, aramızda göçün neden ve sonuçlarını çalışan ekonomistler, mühendisler, doktorlar da var. Çünkü göç aslında insanlığı merkezine alan bir konu ve çok farklı biçimleri olan hareketlilikleri içeriyor. Bizim önceliğimiz de bilimsel araştırma yapmak. Bu 20 yıl zarfında hem ülke içinde hem dünyada bilinen ve oturmuş bir kurum haline geldik. Göçün Türkiye'yi daha direkt olarak etkilediği bir dönemde çalışmalarımıza başladık. Burada genç bilim insanları da yetiştiriyoruz. Göçün siyasal yanını hem Türkiye hem de uluslararası siyaset açısından incelemeye çalışıyoruz. Dediğim gibi hem araştırma yapıyoruz hem de lisans öğrencilerimizden başlayarak, master ve doktor öğrencileri ile de bu konuda öğrenim ve araştırma çalışmaları gerçekleştiriyoruz. İklim değişikliğinin tarımı nasıl etkilediği ve göçe yansımaları üzerine de bir yıl önce bir tez çalışması yaptık. Yani iklim göçü de çalışma kapsamımız içinde. Değişen dünya koşullarının önümüze koyduğu belirli önemli konular var. Bunlardan biri de ekonomik ve toplumsal yansımaları olan nüfus yaşlanması; bu, dünyadaki önemli konulardan biri ve bütün ülkeleri etkiliyor. Nüfus dinamikleriyle, göç alanını birleştirmeye çalışıyoruz. Özetle hem Türkiye'de hem dünyada gündemimize giren konularda araştırma projeleri yürütüyor, küresel akademik iş birlikleri kuruyoruz.