22 Kasım 2025

Hormonlar duygularımızı nasıl yönetiyor?

Hepimiz hislerimizi, duygularımızı kontrol altında tuttuğumuzu düşünmek isteriz ama gerçekten öyle mi? 

Bilim insanları uzun süredir nörotransmitter diye bilinen kimyasal mesaj taşıyıcıların beynimiz üzerinde çok fazla etkisi olduğunu biliyor.

Son dönemlerde yapılan bilimsel araştırmalar ise hormonların beynimizi hiç beklenmedik şekillerde etkileyebileceğini ortaya koyuyor. 

Günümüzde bazı uzmanlar bu bilgileri depresyon ve kaygı bozukluğuna yeni tedaviler bulmak için kullanmaya çalışıyor.

BBC Sağlık Editörü Jasmine Cox- Skelly, hormonların insan davranışları ve sağlığı üzerindeki etkilerini inceleyen bilimsel çalışmaları yazdı.

BBC’de yer alan makalede hormon tanımı şöyle yapılıyor: “Hormonlar belli bezler, organlar ve dokular tarafından üretilen kimyasal mesaj kuryeleri gibidir. Kan akışına girip vücudu dolanıyor ve sonra da vücudun belirli bir yerindeki alıcılara yapışıyorlar. Bu yapışma bir tür biyolojik "el sıkışma" işlevi görüyor ve vücuda belirli bir şey yapmasını söylüyor. Örneğin insülin hormonu vücuda ve kaslara kandaki fazla glukozu emmesini ve glikojen olarak depolamasını söylüyor.”

HORMONLARIN GÖRÜNMEZ KONTROLÜ

Bilim insanları şu ana dek insan vücudundaki 50'den fazla hormonu tespit etti. Bunlar, insan vücudundaki yüzlerce süreci yönetiyor. Bunlara büyüme ve gelişme, cinsel fonksiyon, üreme, uyuma ile uyanma döngüsü ve psikolojik sağlık da dahil.

Kanada'daki Ottawa Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Nefise İsmail, hormonların modumuzu ve duygularımızı etkilediğini belirterek, “Bunu beynin belirli bölgelerinde üretilen nörotransmiterlerle etkileşime girerek yapıyorlar. Aynı zamanda hücre ölümü ve beyin hücrelerinin yeniden üretimini de etkileyerek" diyor. 

Araştırmalara göre depresyon, kaygı bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sorunlar, büyük hormonal geçiş dönemlerinde yaygın görülüyor. Bu durum özellikle de kadınlar için geçerli.

Çocukluktaki depresyon oranları erkek ve kızlar arasında eşit düzeyde ama ergenliğe girildiğinde, kızların depresyon ihtimali iki katına çıkıyor. Bu fark tüm yaşam boyunca devam ediyor.

Peki, bunun suçlusu hormonlar mı? 

Hormonlarla bağlantılı bu bozuklukta aşırı mod değişimleri, kaygı, depresyon ve iki hafta süren adet döneminde intihar duyguları hissedilebiliyor.

ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden psikiyatri ve davranış bilimleri Doçenti Liisa Hantsoo "Birçok kadında premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) adı verilen adet öncesi gerginlik sendromu kronik bir hastalık çünkü her ay bununla uğraşmak zorunda kalıyorlar ve insanların yaşamı üzerinde büyük bir etkisi olabiliyor" diyor.

Kadınlarda gebelikte, menopoz öncesi ve menopoz dönemindeki hormonal dalgalanmalar, psikolojik sağlığa önemli bir darbe vuruyor. 

Yeni doğum yapmış kadınların yaklaşık %13'ü depresyon yaşıyor.

HORMON DALGALANMALARI DUYGULARI ETKİLİYOR 

Toronto Üniversitesi'nden Psikiyatri Profesörü Liisa Galea bu durumu şöyle açıklıyor: "Büyük ihtimalle mesele bir kişideki hormon seviyesi değil de, çok düşük seviyelerden çok yükseğe çıkması ya da yüksek seviyelerden çok düşüğe gerilemesi. Çünkü bazı insanlar bu tür dalgalanmalara karşı daha duyarlı. Bazıları da herhangi bir belirti göstermeden menopozu rahat bir şekilde geçiriyor. Sadece kadınlarda değil. Erkeklerde de yaşlandıkça testesteron seviyesi düşüyor ama bu azalma daha yavaş ve kadınlardaki kadar belirgin değil.”

Ancak bu küçük değişikliklerin bile bazı erkeklerde mod değişimine yol açtığını gösteren kanıtlar var.

Nefise İsmail "Bazı erkeklerde yaşamları boyunca testesteron seviyeleri azaldıkça mod değişimleri görüyoruz. Bu da kesinlikle çok fazla ilgi gösterilmeyen bir başlık" diyor.

Bir başka teori de östrojenin beyin hücrelerini hasar almaktan koruduğu ve hatta hafıza ve duygularda rol oynadığı bilinen, beynin hipokampüs bölgesinde yeni beyin hücrelerinin üretilmesini teşvik ettiği yönünde.

Depresyon yaşayanların ve Alzheimer hastalığı olanlarda hipokampüsteki beyin hücrelerini kaybettikleri biliniyor.
Serotonin seviyesindeki düşüklük uzun zamandır depresyon nedeni olarak biliniyor. En yeni antidepresan ilaçlarda da beyindeki bu kimyasalın seviyesi artırılıyor.

Belirli östrojenlerin de serotonin alıcılarını daha aktif kıldığı ve beyindeki dopamin alıcılarının sayısını artırdığını gösteren kanıtlar var.

Uzmanlara göre birisi strese girdiğinde HPA ekseni devreye girer. Kısa vadede uyum sağlamaya yarar çünkü vücudunuzun stresle başa çıkmasına yardımcı olur. Fakat uzun vadede yıkıcı etkileri olabilir. 

Genelde vücudunuzdaki yoğun kortizol tersine bir tepkiye yol açar. Hipokampüs, hipotalamusa hipofiz beziyle iletişimi kesmesini söyler ve strese verilen karşılık sona erer. 

Fakat bir insan, yıldırma, taciz ve şiddet gibi nedenlerden kronik stres yaşıyorsa bu tersine süreç işlemiyor ve beyin kortizolla doluyor. Bu kötü bir şey çünkü kortizol zamanla beyindeki enflamasyonu artırıyor, hipokampüsteki beyin hücrelerini öldürüyor ve tersine sürecin gerçekleşmesini engelliyor.

Dahası kortizol beynin hafıza, konsantrasyon ve modu etkileyen amigdala ve prefrontal korteks gibi diğer bölgelerindeki nöronları da tahrip edebiliyor.

Nefise İsmail bu konuda şu bilgileri veriyor: "Amigdala beynin duygularımızı kontrol edebilmemizi sağlayan bölgesi. Buradaki beyin hücresi kaybı artan duygusallık, asabiyet ve negatif duyguları kontrol etmekte zorlanmak gibi sorunlara yol açabiliyor. Prefrontal korteksteki hücre ölümü, konsantrasyonda zorlanma ve doğru zamanda doğru kararlar verebilmekle bağlantılı.”

SICAK DUYGULARIN KAYNAĞI OKSİTOSİN 

Kortizol bizi strese sokabilirken, "aşk hormonu" diye de bilinen oksitosinin tam tersini yaparak sıcak duyguları ve nezaketi teşvik ettiği söyleniyor.

Nefise İsmail "Oksitosin bağ kurma ve güvenle bağlanma duygularıyla ilişkilendiriliyor ve tabii ki bu da stresin etkileriyle başa çıkmaya yardımcı oluyor. Güvende hissettiğimizde, etrafımızda destek olduğunu hissettiğimizde, stres yüzünden artmış olabilecek kortizol seviyelerini düşürüyor."

Araştırmalar aynı zamanda, oksitosin burun spreylerini koklayanların daha cömert, işbirliğine açık ve empati seviyesinin yüksek olduğunu, yabancılara güvenme ihtimallerinin de artırdığını gösteriyor.

Ancak herkes bu görüşe katılmıyor çünkü, oksitosinin kan ve beyin engelini aşıp aşmadığı net bir şekilde kanıtlanmış değil.

Başka çok kabul gören bir teori ise, tiroit (boğazdaki kelebek şeklindeki bez) tarafından üretilen iki önemli hormondaki dengesizliklerin, depresyon ve kaygı bozukluğuna yol açtığı yönünde.

Bu hormonlar triiyodotironin (T3) ve tiroksin (T4). Birlikte nabzı ve vücut ısısını kontrol ediyorlar.Fakat seviyeleri yüksekse, örneğin birinin tiroit bezi çok aktifse kaygı bozukluğu görülebiliyor. Düşük olduğunda ise sıklıkla depresyona yol açıyor. Hormon seviyelerini düzeltmek, genelde hastalardaki semptomları tedavi edebiliyor.

Nefise İsmail "Hastalar doktora gidip, modlarındaki değişikliklerden şikayet ederse, doktorun yapacağı ilk şey hormon profilini kontrol etmektir. Çünkü sıklıkla değişiklik olan hormon seviyelerini ve modunu düzeltebiliyoruz" diyor.

Tiroit hormonlarının moral üzerindeki etkisinin nedeni bilinmiyor. Fakat bir teori özellikle T3'ün beyindeki serotonin ve dopamin seviyelerini artırabileceği ya da alıcıların bu nörotransmiterlere karşı duyarlılığını geliştiriyor olabileceği yönünde. Tiroit hormonu alıcıları aynı zamanda modun düzenlenmesinde rol oynayan beyin bölgelerinde de yoğun bulunuyor.

YENİ TEDAVİLER VE HORMONLAR 

Hormonlar hakkındaki bu yeni bilgilerin ve mod değiştiren etkilerinin yeni tedavi yöntemlerine dönüşmesi yeni bir umut olarak görülüyor. 

Örneğin yeni bir ilaç allopregnanolon hormonunun etkilerini taklit ediyor ve doğum sonrası depresyon tedavisinde  etkili oluyor. 

Ayrıca testosteron seviyeniz düşükse, testosteron takviyesinin belli antidepresan ilaçları daha etkili kıldığına dair kanıtlar var. Nefise İsmail "Hormonların morali ve psikolojik sağlığı etkilediğini biliyoruz. Fakat düzgün tedaviler bulmadan önce bunu neden yaptığını çözmeliyiz" diyor.