23 Mart 2026

KUISCID’in ödüllü projesi, erken tanı ile antibiyotik direncine çözüm sunuyor

Klinik tanı ve hasta sonuçlarını dönüştürme potansiyeline sahip öncü araştırmaların değerlendirildiği 2025 Nature MDx Impact Ödülü’ne layık görülen Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı ve KUISCID Direktör Yardımcısı Prof. Dr. Füsun Can ile ödül alan projenin detaylarını konuştuk.
 
Bulaşıcı hastalıklar ve tanı teknolojileri alanındaki öncülüğünü sürdüren Koç Üniversitesi, önemli bir uluslararası başarıya daha imza attı. Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı ve Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma Merkezi (KUISCID) Direktör Yardımcısı Prof. Dr. Füsun Can, Nature dergisi ve dünyanın önde gelen endüstri liderlerinin iş birliğiyle her yıl enfeksiyon hastalıklarının tanısında klinik ihtiyaçları karşılayan öncü araştırmalara verilen 2025 Nature MDx Impact Ödülü’ne layık görüldü.

"Rapid Detection of ViruResist Klebsiella pneumoniae” başlıklı ödüllü proje, çoklu PCR teknolojisini kullanarak hem yüksek hastalık yapma gücüne sahip hem de antibiyotiklere dirençli Klebsiella pneumoniae türlerini hızlı ve güvenilir biçimde tespit etmeyi amaçlıyor. Bu yenilikçi yaklaşım, erken ve etkili tedavi imkânı sunarken, antimikrobiyal dirençle küresel mücadelede de önemli bir dönüm noktası niteliğinde. Prof. Dr. Can ile projenin detaylarını konuştuk.
 
“Rapid Detection of ViruResist Klebsiella pneumoniae” başlıklı projenin detaylarını ve sağladığı kazanımları sizden dinleyebilir miyiz?
 
2025 Nature MDx Impact Ödülü’ne layık görülen projemizle amacımız yüksek ölüm ve hastalık oranları ile ilişkilendirilen, aynı zamanda çoklu antibiyotik direnci taşıyan Hipervirülan Klebsiella pneumoniae olarak tanımlanan bir bakteri türünün doğru ve hızlı tanımlanabilmesini sağlamaktı. Proje kapsamında, bakterinin ağır hastalık yapıcı genleri ve antibiyotik direnç belirteçlerini tek bir tanı platformunda bir araya getiren yenilikçi bir moleküler tanı yaklaşımı geliştirdik. Dünyada ilk kez bu proje kapsamında tasarlanan bu tanı yöntemi, hem bilimsel hem de klinik açıdan önemli bir ihtiyaca yanıt verdi. Bu yöntemin hayata geçirilmesiyle, yalnızca bakterinin varlığını değil; aynı zamanda ne kadar tehlikeli olduğunu ve hangi antibiyotiklere dirençli olduğunu da çok erken aşamada belirleyebileceğiz. Böylece bu bakteriye bağlı enfeksiyonlarda etkin tedavinin hızla başlatılmasına, gereksiz ve uygun olmayan antibiyotik kullanımının azaltılmasına ve hastane içi salgınların erken fark edilerek kontrol altına alınmasına önemli ölçüde destek sağlanacaktır. 2025 Nature MDx Impact Ödülü’nün bu çalışmaya verilmesini, geliştirdiğimiz yaklaşımın küresel antimikrobiyal direnç sorununa karşı somut ve yenilikçi bir katkı sunduğunun önemli bir göstergesi olarak değerlendiriyoruz.
 
Projenizin uzun vadede enfeksiyon kontrolü ve tedavi protokollerine nasıl bir katkı sağlayacağını öngörüyorsunuz?
 
Enfeksiyon kontrolü açısından bakıldığında; geliştirdiğimiz hızlı tanı yaklaşımı sayesinde dirençli ve/veya hipervirülan suşlar çok erken aşamada saptanabildiği için hastane içinde izolasyon önlemleri, temas takibi ve hedefli tarama stratejileri daha etkin şekilde uygulanabilecek. Bu durum, özellikle yoğun bakım ünitelerinde ve riskli servislerde salgınların önlenmesi ve yayılım zincirinin kırılması açısından kritik bir avantaj sağlayacaktır. Tedavi protokollerine katkı açısından ise projenin akılcı antibiyotik kullanımını destekleyeceğini öngörüyoruz. Antibiyotik direnç profilinin erken dönemde bilinmesi, tedavinin daha hedefe yönelik seçilmesine olanak tanıyacaktır. Böylece hem tedavi başarısı artacak hem de yeni direnç gelişiminin önüne geçilecektir. Aynı zamanda ağır seyir riski taşıyan hastaların erken tanımlanması, daha yakın klinik izlem ve uygun destek tedavilerinin zamanında başlatılmasını mümkün kılacaktır.
 
Projeniz süper mikroplara karşı mücadelede kritik bir adım olarak kabul ediliyor. Bu çerçevede, süper mikropların bilimsel olarak nasıl tanımlandığını ve toplum açısından ne ifade ettiğini paylaşır mısınız?
 
“Süper mikroplar” terimi bilimsel literatürde, genellikle birden fazla antibiyotik sınıfına karşı direnç geliştirmiş ve bu nedenle tedavisi son derece güç hale gelmiş mikroorganizmaları tanımlamak için kullanılır. Hastalık yapma gücü artmış süper mikropları ise “agresif süper mikrop” olarak tanımlayabiliriz. Bilimsel açıdan süper mikroplar, bakterilerin genetik esnekliğinin ve adaptasyon yeteneğinin bir sonucudur.
 
Antibiyotiklerin aşırı ve uygunsuz kullanımı, bu mikroorganizmalar üzerinde güçlü bir seçilim baskısı oluşturur; bakteriler de mutasyonlar veya yatay gen transferi yoluyla direnç genlerini edinerek hayatta kalmayı başarır. Bu süreç, özellikle hastane ortamlarında çok daha hızlı ve yaygın şekilde gerçekleşir.
 
Toplum açısından bakıldığında ise süper mikroplar, modern tıp uygulamalarını tehdit eden küresel bir halk sağlığı sorunudur. Hastanelerde yapılan cerrahi girişimler, organ nakilleri, kanser kemoterapileri ve yoğun bakım uygulamaları sonrası gelişen enfeksiyonlar etkili antibiyotiklerin kısıtlı olması nedeniyle yüksek riskli hale gelir.
 
Antibiyotik direncinin artmasında klinik ve toplumsal düzeyde en belirgin etmenler nelerdir? Bu dinamikler küresel sağlık sistemleri açısından nasıl bir tablo ortaya koyuyor?
 
Antibiyotik direnci sessiz fakat hızla ilerleyen bir pandemi olarak değerlendiriliyor. Antibiyotik direncinin artışı, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu ve iç içe geçmiş dinamiklerin bir sonucu. Klinik düzeyde en belirgin etmenler arasında  antibiyotiklerin gereksiz kullanımı, tedavi sürelerinin uygun planlanmaması veya hastaların tedaviyi erken bırakması, yoğun bakım üniteleri gibi yüksek riskli alanlarda enfeksiyon kontrol önlemlerinin yetersiz uygulanması bulunuyor. Toplumda ise antibiyotiklerin her enfeksiyonu iyileştiren ilaçlar olduğu yönündeki yanlış algılar, hayvancılık ve tarımda büyüme destekleyici veya koruyucu amaçlarla yaygın antibiyotik kullanımı, küresel seyahat ve göçün artması ile dirençli bakterilerin sınırlar ötesi yayılımının hızlanması direncin toplum genelinde yayılmasını hızlandıran faktörler arasında yer alıyor. Enfeksiyonların daha uzun sürmesi, tedavi maliyetlerinin artması, hastanede kalış sürelerinin uzaması ve ölüm oranlarının yükselmesi antibiyotik direncinin beklenen sonuçlarıdır. Bu nedenle bu bakteriler ile mücadele yalnızca yeni antibiyotikler geliştirmekle başarıya ulaşamaz. Hızlı ve doğru tanı, akılcı antibiyotik kullanımı, etkin enfeksiyon kontrol önlemleri ve toplum genelinde farkındalığın artırılması bu mücadelenin temel taşlarını oluşturuyor.
 
KUISCID’in sunduğu araştırma altyapısı bu tarz öncü projelerin gelişmesinde nasıl bir rol oynuyor?
 
KUISCID’in klinik mikrobiyoloji, enfeksiyon hastalıkları ve halk sağlığı alanlarını aynı çatı altında buluşturarak fikirlerin laboratuvardan kliniğe ve topluma ilerlemesini mümkün kılan bir yapılanması var. Bunun yanı sıra merkezin en güçlü yönleri disiplinler arası iş birliği ve çok merkezli çalışmalar konusundaki deneyimidir. Bu konuda yapılan çalışmalar enfeksiyon hastalıkları alanında sorunların çok yönlü ele alınmasını ve yenilikçi çözümlerin daha hızlı geliştirilmesini sağlıyor. Merkez alt yapısında bulunan yüksek güvenlikli laboratuvarlar, yetkin araştırmacıların kontrolünde çalışılan ileri moleküler teknolojiler ve kapsamlı klinik örnek koleksiyonları gerçek yaşam verileriyle çalışmayı mümkün hale getiriyor. Bu sayede projeler yalnızca teorik düzeyde kalmıyor; doğrudan hasta ihtiyaçlarına yanıt veren, uygulanabilir çözümlere dönüşebiliyor. KUISCID aynı zamanda genç araştırmacılar için eğitim ve uluslararası iş birliklerine erişim açısından da önemli bir olanak sunuyor. KUISCID’in çok disiplinli yapılanması yenilikçi fikirlerin desteklendiği bir araştırma kültürü yaratıyor. Nature tarafından desteklenen bu proje fikrinin ortaya çıkmasında da bu kültürün belirleyici bir rolü oldu.
 
“Klebsiella pneumoniae, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kritik patojenler listesinin ilk sırasında yer alıyor”
 
'Sağlık sisteminin en zorlu bakterilerinden biri sayılan Klebsiella pneumoniae nedir?’ sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Can, bu bakterinin hastalarda hangi sorunlara yol açabildiğini; dirençli türlerinin tanı ve tedavisinde hangi güçlüklerin ortaya çıktığını ve bu bakterinin hızlı, doğru şekilde saptanmasının neden hayati önem taşıdığını anlattı.
 
"Klebsiella pneumoniae, özellikle hastane ortamlarında karşımıza çıkan ve günümüzde sağlık sistemleri için en ciddi tehditlerden biri olarak kabul edilen bir bakteridir. Normalde insan bağırsak mikrobiyotasında sessiz şekilde bulunmasına rağmen, bağışıklık sistemi zayıflamış bireylerde hızla ağır enfeksiyonlara yol açabilir. Bu bakterinin en önemli özelliklerinden biri, çoklu antibiyotik direnci geliştirme kapasitesidir. Son seçenek olarak kabul edilen antibiyotiklere bile dirençli olabilmesi tedavi seçeneklerini ciddi biçimde kısıtlıyor. Tüm bu özeliklerinden dolayı K.pneumoniae, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kritik patojenler listesinin ilk sırasında yer alıyor.
Son yıllarda ise bu bakterinin “hipervirülan” olarak tanımlanan (hastalık yapıcı gücü artmış) bir alt grubu, Uzak Doğu’dan başlayarak ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde görülmeye başladı. Antimikrobiyal direnç ve ağır hastalık yapma kapasitelerinin aynı anda bulunabildiği bu bakteriler, hızla klinik tabloda kötüleşmeye yol açabiliyor. Yüksek antibiyotik direnci de maalesef tedavi seçeneklerini kısıtlıyor. Tüm bu özellikler bu bakteriye bağlı enfeksiyonların hızlı tanınmasının önemini gösteriyor."