• Anasayfa
  • Yaşam
  • Serdar Kuzuloğlu: “Fiziki satış noktaları tüketiciler için bir 'tecrübe merkezi' olma yolunda ilerliyor.”
04 Mart 2021

Serdar Kuzuloğlu: “Fiziki satış noktaları tüketiciler için bir 'tecrübe merkezi' olma yolunda ilerliyor.”

Türkiye’de teknoloji ve bilişim denilince ilk akla gelen isimlerden olan Serdar Kuzuloğlu ile işletmelerin, kurumların ve bireylerin dijital çağda ayakta kalmak için nasıl bir yol haritası izlemeleri gerektiğine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Müşterisine fikrini soran, kendisinin onun hayatındaki yerini öğrenmek isteyen kurum sayısının az olduğunu dile getiren Kuzuloğlu, “Sattıklarıyla ilgili her tür bilgiye sahip bir beyaz eşya bayisinin kurumsal sosyal medya hesabı olmamasını, blender'ının tanıtımı için influencer'ın bir şeyler paylaşmasına muhtaç kalmasını anlamakta zorlanıyorum. Hepsinin 4K çözünürlükte video çekebilen bir akıllı telefona ve onu tutacak en az bir arkadaşa sahip olduğuna eminim” diyor.

Röportaj: Berna San
 
Gazeteci, yazar,  yönetici, girişimci ve yatırımcı… Bunlar sizi tanımlayan unvanlardan yalnızca birkaçı. Peki, ama Serdar Kuzuloğlu aslında kimdir? Siz Serdar Kuzuloğlu’nu nasıl tanımlarsınız?
Bir unvan değil de sıfat tercih etme imkânım olursa kendimi "meraklı" olarak tanımlayabilirim. Etrafımdaki birçok insanın gündelik yaşamında öylesine baktığı, duyduğu, gördüğü pek çok şey araştırma fitilimin ucunu yakıyor. Çocukluğumda da böyleydim ancak özellikle gazetecilik kariyerimle birlikte bu dürtünün ve kazandırdıklarının ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu fark ettim. Hayatımızdaki her şey birbiriyle sandığımızdan çok daha fazla bağa sahip. Bunları toplayıp uç uca ekledikçe, birbirleriyle etkileşimlerini keşfettikçe ortaya herkes adına ilginç, üstünde düşünülesi şeyler çıkıyor.
 
Öğrendiklerimi paylaşma ve yayma konusundaki tutkumu da hesaba katarsak beni uzaktan gözleyen birinin derdimi ve çabamı çok daha kolay anlamlandırabileceğini düşünüyorum.

Bir röportajınızda “Teknoloji insanın doğaya başkaldırısıdır” demişsiniz. Bu başkaldırının temelinde insanoğlunun hangi ihtiyaç, beklenti ve  isteklerinin yattığını düşünüyorsunuz?
Düşününce yadırgatıcı gelse de bir canlı türü olarak insan, yaşadığımız gezegenle en uyumsuz, en kırılgan ve doğanın düzenine hiçbir faydası olmayan tek varlık. Dini referanslardan yola çıkarsak zaten bu gezegene ait değiliz; bir nevi sürgün hayatı yaşıyoruz. Bu uyumsuzluk ve acizliğin kaçınılmaz sonucu olan "yok olma" tehlikesini, tarih boyunca geliştirdiğimiz teknik ve onun mahsulü olan teknoloji ile aşmışız.
 
Doğamız gereği doyumsuz ve benciliz. Sürekli bir üstünlük iddiasındayız. İlkel teknolojilerle hayatta kalmayı başardığımız bu gezegende modern teknolojilerimiz sayesinde geceyi gündüze, kışı yaza, yazı kışa, verimsiz toprakları bereket tarlalarına, ölmesi gereken türdeşlerimizi sağlıklı bireylere çevirmeyi başarmışız. Bu, insanın kendine sunulan şartlara, düzene, koşullara bir nevi isyanıdır. En temel dürtümüz olan "hayatta kalma" ve "en az çabayla en çok şeye sahip olma" beklentilerini "hayatı kendi istediğimiz şekilde yaşama" şekline eviriyoruz. Teknoloji de bu konudaki en önemli aygıtımız.

Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, “10 sene sonra değişecek olanlardansa değişmeyecek olanlara odaklanmak daha akıllıca” diyor.  Özellikle tüketici davranışları ve alışveriş tercihleri açısından baktığınızda sizce ne değişecek, ne değişmeyecek? Bizi, iş dünyasını nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyorsunuz?
İş ekseninden yola çıkarsak, bin yıl önce olduğu gibi bugün de yine insanlar olarak, insanlar için bir şeyler ortaya çıkarıp satmaya çalışıyoruz. Demek ki 10 yıl sonra da muhatabımız insan olmaya devam edecek. Üstelik pek çok kişinin sandığının aksine temel motivasyonlarında pek bir değişiklik olmayacak. Arzuları, korkuları, endişeleri ve tutkuları özneler ekseninde isim ve miktar değişikliğine uğramakla birlikte yine aynı kalacak. Yani bin yıl önce ilkel tekniklerle kendine makyaj yapan kadınlar yüz yıl sonra da var olacak. Beş yüz yıl önce güvenli ve konforlu bir barınma ihtiyacı ya da sevilme, beğenilme, onaylanma beklentisi değişmeyecek. Gelecek kaygısı da öyle.
 
Ne var ki iş dünyasının elindeki bu sabitleri bir rehavet bahanesi ya da vesilesi olarak okuması geçmişte olduğu gibi gelecekte de kendileri adına ölümcül sonuçlar doğurabilir. Çalışan ve müşterilerdeki beklentilerin ihtiyaç duyduğu ürün, hizmet ve koşullar sürekli bir dönüşüm içinde. Özellikle koronavirüs kaynaklı küresel salgının ticari hayatta üretimden lojistiğe, paydaş zincirinden çalışma düzenine kadar yayılan geniş etkisinin iş dünyası için pek de tecrübesinin olmadığı bir geleceği kurguladığı ortada. Ofisten bağımsız bir çalışma düzeni bile başlı başına bir bilmece. Motivasyonu korumanın güçlüğü, geleneksel liderlik vasıflarının ve yöntemlerinin geçersiz kalması, ekip ruhunu diri tutmadaki zorluk, kurum kültürünü diri tutma adına uygulanması gerekenler gibi yüzlerce başlık yolda düzülecek kervan misali kucağımızda duruyor. Dolayısıyla yakın gelecekte iş dünyasının somut değer ve varlık yönetimi meseleleri kadar soyut kavram ve değerler adına da epey kafa yorması gerekeceğini düşünüyorum.

Dünya her geçen gün dijitalleşme odağında değişiyor, gelişiyor. Türkiye’deki kurumlar ve işletmeler ise bu yeni dünya düzenine ayak uydurmaya çalışmanın sancılarını yaşıyor. Türkiye’de iş dünyası dijital dönüşümün neresinde? Sizce kurumlar ve işletmeler gelecekte öncü ve söz sahibi olabilmek adına teknoloji ile olan ilişkilerinde nelere dikkat etmeliler?
Dijital dönüşüm adı altında yürütülen çalışmalar konusunda Koç Topluluğu'nun ne kadar uzun bir maziye sahip olduğunun bizzat şahidiyim. Bizzat Ali Koç'un liderlik ettiği "e-dönüşüm" süreçlerini birkaç defa kendisinden dinleme ve gazeteci olarak takip etme fırsatı yakalamıştım. Bu yüzden, bu alanda epey yol almış Koç Topluluğu özelinde söyleyebilecek çok fazla sözüm yok.
 
Ne var ki genel çerçevede bakacak olursak Türkiye'de "dijitalleşme" ile "dijital dönüşüm" kavramlarının fena halde birbirine karıştırıldığını söylemeden edemeyeceğim. Bir sürecin dijital araçlarla yürütülmesi dijital dönüşüm değil; dijitalleşmedir. Dijital dönüşüm, bir yapının verimlilik, karlılık, çalışan mutluluğu, müşteri memnuniyeti gibi hedefler doğrultusunda kendisini dönüştürme arzusunu dijital araçlar kullanarak gerçekleştirilmesidir. Yani "dijital dönüşüm" kavramının öznesi "dijital" değil; "dönüşüm" kelimesidir. Teknoloji burada kültürel değişim arzusunun aracıdır.
 
Bu yüzden kurumsal yapıların dijital dönüşüm sürecini bir teknolojik yatırım yerine kültürel bir devrim olarak algılaması çok daha sonuç odaklı ve düşük maliyetli bir sonucu garantileyecektir. Aksi takdirde verilen emek, ilgili teknolojik yazılım, donanım ve danışmanlık hizmetlerini satan şirketlerin yıllık ciro hedeflerine katkı sağlamanın ötesine geçmeyecektir.

Bayilerimiz ve yetkili servislerimiz, KOBİ’ler dijital çağda ayakta kalmak için sizce neler yapmalılar?
Koç Topluluğu'nun bazı paydaşlarıyla çeşitli vesilelerle bir araya geldiğimde yaptığım konuşmalarda bu sorunun cevabını etraflıca vermeye çalışmıştım. En özet haline indirgemek gerekirse bu çağa ayak uydurmak isteyen şirketler, çevresindeki yaşam pratiklerine daha dikkatli bakmalı ve bu düzende kendilerinin bir istisna olma ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu anlamalılar.
 
Telefonunda bir uygulama açıp birkaç tıklamayla kapısına binlerce ürünü 10 dakikadan az zamanda getirebilen tüketicinin herhangi bir sipariş ya da süreç için saatlerce; daha da beteri günlerce beklemeyi kabullenmesinin ne kadar zor olacağını anlamamız gerekiyor. Şarkıları bile en fazla 10 saniye dinleyip geçen, videoları 2 kat hızlandırarak izleyen, cümle kurmak yerine emoji yollayan insanların çağında reklamın, pazarlamanın, iletişimin aynı kalması da söz konusu olamaz.
 
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir tüketicinin bugünkü kadar seçeneği ve kendini ifade etme imkanı olmadı. Oysa pek çok şirket müşteriye kendini hala geleneksel bakış açısıyla  anlatmakta, sadece kendi mesajını verip ona hiç kulak vermemekte ısrarcı. Müşterisine kendisi ya da rakibi hakkındaki fikrini soran, kendisinin onun hayatındaki yerini öğrenmek isteyen kurum sayısı yok denecek kadar az. Müşteriyi dinlemek ve anlamak için büyük veri deryasında, CRM uygulamalarında, algoritmalarda boğulan yapıların neden müşteriye doğrudan "ne düşünüyorsun?" ya da "ne hissediyorsun?" gibi basit soruları sormadığını anlamakta güçlük çekiyorum.
 
Kişisel bir hatıramı paylaşayım. Evimde arıza yapan kombimin tamiri için yaptığım Google aramasıyla bulduğum servisin yetkili servis olmadığını ancak işini bitirip formunu doldururken fark edebildim. Yolcu ettikten sonra yaptığım Google aramasının ilk sayfasında çıkan sonuçların hiçbirinin yetkili servislere ait olmadığını dehşetle fark etmiştim. Oysa örneğin üreticisi üstüne bir düğme koysa ya da bir mobil müşteri uygulaması yazsaydı ve bastığımda yetkili servisi yollasaydı ne böyle bir çabaya girer ne de aldanırdım. Kullandığım kombi markasının hiçbir yetkili satıcısı ve servisinin kendine doğru dürüst bir site kurmamış ve dijital pazarlama çabasına girmemiş olmasını da mazur görmek imkânsız. Bugünün şirketleri müşterilerinin hatırı sayılır bir kısmını böylesi küçük detaylarda kaçırıyor. Belki de sebebi sürekli "büyük" işlere odaklanmaları.

Perakende sektörünü gelecekte nasıl teknolojiler bekliyor? Perakende sektöründe hizmet gösteren işletmeler sosyal medya stratejilerini oluştururken hangi faktörleri göz önünde bulundurmalılar?
Türkiye'de de yerli örnekleri giderek büyüyen e-ticaret platformları perakende alanındaki tüketim kalemlerinin çoğunu yutmaya başladı. İçinde bulunduğumuz pandeminin kendine has kısıtlayıcı şartlarını göz ardı etsek dahi tüketiciler için fiziki satış noktaları giderek bir "tecrübe merkezi" olma yolunda ilerliyor. Ürünü mağazada inceleyip internetten alma döngüsü bir tüketim refleksine dönüşmüş durumda. Üstelik bu dürtü ceketten derin dondurucuya kadar hemen her alanda kendini gösteriyor. Bu yüzden perakende zincirlerinin e-ticaret konusundaki varlığını, ağırlığını artırması kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.
 
Sosyal medya özelindeyse karşımıza henüz düzgün bir Türkçe karşılık bulamadığımız "influencer" adlı bir grup çıkıyor. Örneğin giderek artan sayıda yemek pişirme tutkunu için reklamını izlediği üründen çok Instagram'da takip ettiği bir hesabın tavsiye ettiği ürün çok daha anlamlı; hatta tercih edilir halde. Dahası, bu yakın zamana kadar belirli bir yaş grubuna has bir tavırken bugün hemen her yaş ve ekonomik gruptaki çok daha geniş bir kitlenin tutumuna dönüştü.
 
Bu yüzden pazarlama etkinliğinin odağını bu alana kaydırması kaçınılmaz. Bu mecraların kendine has zorlukları ve dertlerine girmek istemiyorum; zira çok daha uzun bir cevaba gebe. Ancak sattıklarıyla ilgili her tür bilgiye sahip, üstelik ana işi o ürünü pazarlamak ve satmak olan bir beyaz eşya bayiinin bir kurumsal sosyal medya hesabı olmamasını, blender'ının tanıtımı için hikmeti kendinden menkul bir influencer'ın bir şeyler paylaşmasına muhtaç kalmasını anlamakta zorlanıyorum. Hepsinin 4K çözünürlükte video çekebilen bir akıllı telefona ve onu tutacak en az bir arkadaşa sahip olduğuna eminim.

İçinde bulunduğumuz çağı tanımlayan en önemli kavram dijitalleşme. Birey olarak bu çağa ayak uydurmak için neler yapmalı, kendimizi hangi yetkinliklerle donatmalıyız?
Buradaki kilit nokta "çağa ayak uydurma" ile ne anladığımız. Mesele herkesin yaptığını yapmak ve geri kalmamak ise cep telefonunuzu popüler uygulamalarla doldurup hepsinde birer hesap açarak ödevinizi tamamlamış olabilirsiniz. Ancak bunun dışında bir beklentiye sahipseniz, iletişimin altın kuralı olarak öncelikle müşterinizi ve araçlarınızı çok iyi tanımak ve tanımlamak zorundasınız. Bunu esas hedefinizi ve stratejinizi net olarak belirlediğinizi varsayarak söylüyorum.
 
Sosyal medya iletişimi adına basit bir örnekten gidelim: İş profesyonellerini buluşturan LinkedIN ile çok daha geniş bir kitlenin eğlence odaklı kullandığı TikTok'ta aynı dil ve üslupla yer alamazsınız. Ya her mecranın şartlarına uygun ayrı bir iletişim dili ve stratejisi geliştirin ya da aklınızın erdiği ve kendinize yakıştırdıklarınızla sınırlı kalın.
 
Eğer dijital araçlardan beklentiniz "bir adım önde olmak" ise yapmanız gereken kafanızı ekranlardan kaldırıp sokaklara ve kitaplara çevirmeniz gerekiyor. Çünkü herkesin baktığı bir yere bakarak, kimsenin görmediği bir şeyi görmeniz pek mümkün olmayacaktır. Fakat herkesin bir yere bakarken, başka bir tarafta gözden kaçırdıklarını fark edip orada pozisyon almak çok daha mümkün ve işe yarar bir yöntemdir.

Pandemiyle birlikte birçoğumuz evlerde çalışıyor, sokağa çıkma kısıtlamaları nedeniyle öncekine oranla daha çok zamanımızı ekran karşısında geçiriyoruz. Bu zamanı daha verimli kullanmak adına önerileriniz neler olurdu?
Kurduğum içerik ajansımı 2009 yılında kapatırken "artık kendimden başka kimsenin sorumluluğunu üstlenmeyeceğim" diye bir söz vermiştim kendime. Hala da uyguluyorum. Başka bir deyişle o günden beri tek başıma ve evimde çalışıyorum. 20 yılı aşkın süre ofislerde, şirketlerde, kalabalık ekiplerle çalıştıktan sonra bunun hiç kolay olmadığını söylemeliyim. Düzenimi oturtmak senelerimi aldı. Fakat pandemi sebebiyle dünyanın hemen her bölgesinde yüz milyonlarca çalışan birkaç hafta içinde benzer bir sisteme "şok terapi" şeklinde geçmek durumunda kaldı. Tecrübelerim ışığında zaman kazandırıcı şu tavsiyeleri verebilirim:

  • Eğer "mümkünse" çalışmak için kendinize sabit bir yer belirleyin. Bir gün yemek masasında, öbür gün yatakta, diğer gün kanepede çalışmak veriminizi sandığınızdan çok daha fazla düşürecektir. Eviniz ofisiniz olmasın. Evinizin içinde bir ofisiniz olsun.
  • Yine "mümkünse" çalışma düzeniniz için bir akış belirleyin. Örneğin ilk 2 saat mesajlara bakıp yanıtlamak, sonrasındaki 2 saat rutin süreçleri yürütmek gibi.
  • Pijamayla çalışmak hoş bir tecrübedir, bilirim. Ancak mümkünse işe giderken ki rutinlerinizi koruyun. Ben her sabah duşumu alıp, tıraşımı olup, kıyafetimi değiştirerek çalışma masama oturuyorum. Bunlar zihnimi çalışma düzeninde tutmaya hayli yardımcı oluyor.
  • Çalışmakta olduğunuz mekânın aslen eviniz olduğunu unutmayın. Kendinize ayrı bir düzen kuramazsanız orası ev değil, "akşamları yattığınız ofisiniz" olur. Çalışmanızın bir saat aralığı olduğunu hem bağlı olduğunuz yöneticilerinize hem de sorumlu olduğunuz ekibe uygun bir dille hatırlatın.
  • Evden çalışmanın en güzel tarafı iş denen şeyin gerçekten sonuç odaklı hale gelmesidir. İşinizin erken bitme ihtimali varsa, bunu değerlendirin. O gün işiniz az olduğu için sürekli eğlenceye meylederseniz ikisinden de verim alamayacaksınız. Netflix'teki o dizi en az birkaç ay daha gösterimde kalacak. Biraz daha sabredin.


Sizce ebeveynler çocuklarının teknoloji ve sosyal medya ile olan ilişkisini nasıl düzenlemeliler?
Ebeveynlerin düşünmesi gereken bir şey var: Bugünün çocukları için dijital araç ve hizmetlerden kopmak bir anlamda sosyal yaşamdan da kopmak anlamına geliyor. Örneğin bugün Discord ya da Whatsapp kullanamayan bir çocuk, ebeveynlerinin çağındaki "sokağa çıkmasına izin verilmeyen çocuk" ile eşdeğer. Arkadaşlarından, muhabbetten, sosyal çevresinden kopmuş oluyor.
 
Elbette ki hepsinin bir düzeni, sınırı, yöntemi olacaktır fakat dijital araçların yeni bir okur-yazarlık formu olduğunu hep aklımızda tutalım. Gelecekteki iş yaşamlarında dahi onları farklılaştıracak yetkinliklerin en azından bir kısmını o ekranlardan edindikleriyle kazanacaklar.
 
Ben dünya tarihiyle ilgili temel bilgilerimi Colonization adlı bir oyuna borçluyum. Bütçe idaresini ve yatırım stratejisini Sim City sayesinde edindim. Flight Simulator ile uçak, Das Boot ile denizaltı kullanmanın inceliklerini öğrendim. Oil Imperium ile akaryakıt ticaretine, Populous ile kamu yönetimine vakıf oldum. O yaşlarda hiç kimse, başka hiçbir şekilde bana bunları öğretemezdi. Onların başında geçirdiğim her dakika uğruna aileme karşı verdiğim mücadeleyi dün gibi hatırlıyorum. İyi ki de vermişim. Özetle, geleceğin ayrıştırıcı yetkinliklerinin pek azını okullarda bulabiliyoruz. Çocuklarımıza biraz hareket alanı tanımlamamızda fayda var.

Teknoloji olağanüstü bir hızla gelişiyor. Gelişirken tüm toplumsal ilişkileri ve alışkanlıkları da değiştiriyor. Zaman zaman sosyal, politik ya da kurumsal aktörlerin belirleyici olamadığı, sadece uyum göstermeye çalıştığı “failsiz” bir süreç gibi yaşıyoruz bu değişimi. Bu da toplumların geleceğine  dair öngörüleri bazen karamsar kılıyor. Siz 50 yıl sonrası için nasıl bir gelecek tahayyül ediyorsunuz? Teknoloji ile birlikte yarın daha mı güzel olacak yoksa daha mı kötü size göre?
Buradaki sonucu uluslararası teknoloji yarışının gidişatı belirleyecek. Teknoloji ekseninde bugünün dünyası aynen Soğuk Savaş yıllarını andırıyor. Teknolojinin ideoloji ile ilişkisini genellikle göz ardı ediyoruz. Hayatta kalma dürtümüzün bir uzantısı olduğunu hatırlarsak, teknoloji tam da bu sebeple yaratıcısının hayat görüşünü ve beklentisini önceliklendirir. Bu yüzden gelecekteki hâkim teknolojiyi liberal kutbun mu yoksa otoriter kutbun mu belirleyeceği en büyük soru işareti. Örneğin pasaport kontrol noktalarında süreçlerin hızlanmasını sağlayan yüz tanıma teknolojisi, Çin'de Müslüman azınlığın sokaktaki kalabalıklar arasında tespit edilerek denetlenmesine, hatta bir kısmının ıslah kampı adı verilen merkezlerde alıkonmasına hizmet edebiliyor. Aynı teknoloji bir yerde hayatı kolaylaştırırken diğerinde kabusa çevirebiliyor.
 
Bu sebeple 50 yıl sonra çok keskin bir biçimde ayrılmış iki kutuplu bir dünya öngörüyorum: Bir tarafta baskıcı yönetimlerin elinde kusursuz ve acımasız bir silaha dönüşmüş teknolojilerle yaşamak zorunda kalan toplumlar, diğer taraftaysa devletlerin iyice soluklaştığı, "uluslarüstü" şirketlerin egemenliği altında yaşayan, "görünüşte" özgür fakat özünde en az diğer kutup kadar bir örnek hale getirilmiş toplumlar olacak.

Türkiye, gelecekte gelişmiş ülkeler liginde yer almak için nasıl bir ulusal teknoloji politikasına sahip olmalı?
Bu konudaki görüşüm yaklaşık 10 yıl önce radikal bir şekilde değişti. Ulusal ölçekteki kalkınma çabaların bugünün şartlarında büyük bir kaynak israfı olduğunu düşünmeye başladım. Dünyada ulusal ölçekte, topluca kalkınan toplumlar yok. Bir avuç bireyin kalkındırdığı toplumlar var. Bunu elitizm, seçkincilik adına söylemiyorum. Şöyle de düşünebiliriz: Bir toplumun her bireyine toptancı bir yaklaşımla girişimcilik ruhu üflemek yerine, o ülkeyi geleceğe taşıyacak bir avuç girişimi kurup ayağa kaldırma potansiyeline sahip kişilere odaklanmak çok daha akıllıca gibi geliyor bana.
 
Bugün gelişmiş ya da geri kalmış; aklınıza gelen hemen her ülkede ekonomiyi taşıyan sadece bir avuç insandır. Kimi girişimcidir, kimi bilimcidir, kimi mucittir... Bu bir avuç insan, milyonlarca kişinin vesilesi olur.
 
Türkiye'ye gelirsek; bizim ne insan ne de niyet eksiğimiz var. Türkiye'nin sorunu kendini alabildiğine kısa vadeye, kendi gündelik dertlerine ve gündemine hapsetmesi. Toplumun gelişimi yerine kendisinin kişisel kazancının derdine düşmesi. Torunu için ağaç diken dedesinin gömülü olduğu araziyi, miras aldığı anda kat karşılığı pazarlanacak bir arsa olarak görmesi.
 
Oysa tarih bize geleceğin ancak "bugünkü" kuşağın kendisini feda etmesiyle kurtulabildiğini gösteriyor. Bizde her kuşak kendisini kurtarma derdine düştüğü için aynı hataları tekrarlayıp duruyoruz. Bayrak yarışı yerine düz koşuyu tercih ettiğimizden, her kuşak dönüp dolaşıp aynı sorunları farklı isimler altında yaşamaya devam ediyor.
 
Türkiye gelişmiş ülkeler liginde yer almak istemiyor; para kazanmak, zengin olmak istiyor. Üstelik kazanmayı hedeflediği parayı harcama gustosundan da fazlasıyla mahrum.

Buradan bayilerimize ve yetkili servislerimize yaşama, iş dünyasına dair tavsiyeleriniz nelerdir?
İnsan ömrü ortalama 80 yıla çıktı. Bir asır önce çok az insan bu kadar uzun bir hayat sürebilirdi. Çocuklarımız daha da şanslı. Bir aksilik olmazsa 100 yıl yaşayacaklar. Fakat Dünya dediğimiz bu gezegen 4,5 milyar yıl yaşında. Yani yaşadığımız şu ömür bu düzenin içinde okyanustaki bir kum tanesi kadar bile yer kaplamıyor. Ama bir şekilde doğmuş, bugünlere gelmiş; kendimizce bir telaşın içine düşmüşüz.
 
Türkiye gibi kendine has; hatta bazı açılardan benzersiz zorluklara sahip bir ülkede teknesini yüzdürmeyi başarmış herkese karşı saygı duyuyorum. Feleğin çemberinden geçmiş ve tecrübeye epey doymuş olmalılar. Yine de şu ayrıntıyı hatırlatmak isterim: Bir parçası olduğunuz ve bugün Türkiye'nin en büyüğü olarak anılan topluluk, Vehbi Koç adında Ankaralı bir bakkalın hayalinin ve azminin ürünüdür. Şartların her anlamda daha zor, girişimciliğin çok daha fazla sayıda tehlikelerle, iniş-çıkışlarla dolu olduğu, imkanların da sermayenin de kıt bir döneminde, dünya ölçeğinde bir yapıya dönüşmüş olmasını şansa ya da kadere bağlamak en hafif tabirle haksızlık olur.
 
Bunca çabayla kurup, bunca emek verdiğiniz yapıların sizinle birlikte toprak olmasını, çarçur edilmesini istemediğinize eminim. Bu yüzden her gününüzün bir kısmını hem ülkenizde hem de dünyada neler olduğuna bakmayla geçirin. Fırsatları kollayın, farklılaşmanın yollarını arayın, rekabet etmeye harcadığınız enerjinin bir kısmını sizi güçlendirecek işbirlikleri için sarf edin. Vitrindeki ürününüzün üstündeki tozun, üstünüzdeki kıyafetin ütüsünün, müşterinize ikram edeceğiniz çayın deminin dahi işinizin bir parçası olduğunu unutmayın.
Uğruna hayatınızın en güzel yıllarını harcadığınız bu çabanın, hayal bile edemeyeceğiniz noktalara ulaşma potansiyelini görmezden gelmeyin.
 
Şüpheniz varsa "Vehbi Koç Anlatıyor" adlı bir kitap tavsiye edeyim. Okursanız sırf şu söyleşiye hoş bir veda olsun diye söylemediğimi anlayacaksınız.
 
 
 

Fotoğraf galerisi

Yorum yapmak için lütfen üye olunuz