• Anasayfa
  • Yaşam
  • “Zihin müthiş bir organizma ama onu yönetmekle ilgili problemlerimiz olabilir mi?”
01 Mayıs 2024

“Zihin müthiş bir organizma ama onu yönetmekle ilgili problemlerimiz olabilir mi?”

İlk tohumunu yaklaşık 20 yıl önce atmış olduğu “Hücreler” isimli oyununu geçtiğimiz aylarda sahnelemeye başlayan usta oyuncu Engin Günaydın ile kariyerinin başlangıcından bu yana hayat verdiği unutulmaz karakterleri, sinemayı, tiyatroyu ve de son oyunu “Hücreler”i konuştuk.
 
Röportaj: Bilge Akgün
 
1996 yılında “Otogargara” ile başlayan yolculuğu sonrasında tiyatro sahnelerinden sinema perdesine kadar farklı mecralarda başarılı performanslara imza atan Engin Günaydın, bugünlerde ise kaleme alıp başrolünü üstlendiği “Hücreler” isimli oyunu ile gündemde. İnsan vücudundaki hücrelerin hayatını konu alan yeni oyunu için “İnsanın kendi aklıyla bağ kuramaması, kendini önemsememesi… Oysa müthiş bir dünyası ve zenginliği var ama farkında değil. Hem kendime hem de seyirciye bunu hatırlatmak istedim” diyen Engin Günaydın ile hayata bakışına, kariyerine ve yeni oyununa dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. 
 
1996 yılında “Otogargara” isimli tiyatro oyunu ile başladığınız sanat hayatınızda unutulmaz birçok karaktere hayat verdiniz, vermeye de devam ediyorsunuz. Peki, tiyatroya ve oyunculuğa olan ilginiz nasıl başladı?

Aslında böyle bir düşüncem yoktu. Ailem elektrikçi, bütün ağabeylerim elektrikçi, elektrikçi dükkânımız var bizim. Ama hiçbirisi mühendis değil. Ondan dolayı ben de aileme her zaman nasıl faydalı olurum, bunu düşünen birisiydim. Ve elektrik mühendisi olmaya karar verdim. Çünkü şikayetleri hep şuydu: İşi biz yapıyoruz, fakat mühendislerin imza yetkisi olduğu için, onlar daha çok para kazanıyorlar... Ben de mühendis olayım da ailemin bu sıkıntısını çözeyim dedim. Hatta üniversitede kazandığım bölüm elektrik ve elektronik mühendisliğiydi. Ama aynı dönemde de konservatuvarı kazandım. Sonrasında da bunu aileme söyledim. Hem konservatuvarı kazandım hem elektrik elektronik mühendisliğini; hem sizin istediğiniz oldu hem de benim istediğim oldu. Bir tercih sundum hangisini istiyorsunuz diye ama ben tiyatrodan yana tercih yaptığımı da söyledim. Onlar da benim istediğim taraftan yana karar verdiler. Konservatuvara girdim.
 
Kariyerinize Bir Demet Tiyatro’daki “Zabıta İrfan” rolüyle devam ederek hafızalara kazınma yolunda önemli bir adım attınız… Peki, hedefiniz neydi o zamanlar, neler yapmak istiyordunuz?

Bir defa kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum. Mesleki açıdan, örneğin “şöyle roller oynayayım”, “şöyle işler yapayım” gibi bir düşüncem yoktu. Sadece ekonomik olarak ayakta kalmaya çalışıyordum. Ve buna çok seviniyordum, aldığım haftalık ödemeler, bölüm başı ödemeler… Hoşuma gidiyordu. Sonrasında kariyerle ilgili planlar yapmaya başladım. Baktım her şey yolunda gidiyor, ben de kariyerimle ilgili acaba nasıl bir yol çizebilirim diye düşünmeye başladım.


 
Kariyerinizde dönüm noktası olan rol sizce hangisiydi?

Tabii ki Burhan Altıntop. Komediyle ilgili, mesleki beceriyle ilgili bir doygunluğum vardı ve o dönemde Burhan Altıntop’a denk geldim. Bütün marifetlerimi de orada sergiledim. Başarısının sırrı da burada. Çünkü bir nevi kendi içimde mesleki anlamda bir olgunluk yaşıyordum. Ve bunu ilk yansıttığım iş de Burhan Altıntop oldu.
 
Peki Burhan Altıntop karakteri neden bu kadar dikkat çekti ve sevildi sizce?

Burhan Altıntop kendi içerisinde itirafçı, dürüst (kendi içerisinde diyorum), seyirci tarafından çok çabuk algılanabilen, çok çabuk kabul edilebilen, çok net birisiydi. Altında anlaşılmayan bir şey yoktu. Net olduğu için de seyircinin Burhan’ı tanımak için çaba göstermesine gerek yoktu.


 
Bugüne kadar hayat verdiğiniz onlarca karakter arasında kendinize en yakın bulduğunuz, en sevdiğiniz hangisi oldu?

Ben senaryo da yazıyorum ve senaryo yazarken “neden kendimle ilgili bir şey olmasın” dediğim zamanlar çok oluyor. İnsanın en önemsemediği şey kendisi. Çevreme de bakıyorum, insanlar kendilerini önemsemiyor. Bana da birkaç kişi söyledi, “neden kendinle ilgili bir şeyler düşünmüyorsun?”, “neden önemli bulmuyorsun, kendinle ilgili yazmıyorsun?” diye. Ben de “İçimdeki Ses”i yazdım. Biraz kendime benzeyen, kendi duygularımın ve karmaşamın olduğu bir filmdi. “Andropoz”da da şunu denedim: “Başıma şöyle bir iş gelirse, ben ne yaparım?” diye düşündüm. Kendime en yakın bulduğum roller bunlardı.
 
Sanat hayatınız boyunca duayen oyuncularla da çalışma fırsatınız oldu. Bu ustalardan neler öğrendiniz?

Ustaların sakin insanlar olduğunu, sosyal hayatlarında ve ilişkilerinde çok sıradan insanlar olduklarını, ilişkilerinde anormal bir şey olmadığını gördüm. Aksine çok dost canlısıydılar. İlk düşüncem onların çok farklı ve anormal olduğuydu; farklı düşünen, farklı dünyalarda yaşayan insanlar olduklarını zannetmiştim fakat öyle değillerdi. Son derece normal, çabuk ilişki kurulabilen, olabildiğince olağan insanlardı. Farklılıkları sadece yaptıkları işlerdi. Düşünce biçimleriydi. Ondan dolayı ben de rahatladım. Çünkü dediğim gibi zannediyordum ki, benim de anormal bir tarafım olması lazım bu ustalar gibi olabilmem için. Sonra baktım ki öyle bir şey yok. Ben de kendi ruh dünyamda rahatladım. Ve kendi hâlimde olmaya başladım. Olağanlık ve sıradanlık hayata çok benziyor, anlaşılması kolay. Baktım ustalar böyle, ben de rahat olayım dedim.
 
1998’de yayımlanan durum komedisi türündeki “Dış Kapının Mandalları” dizisi, senaryo yazarlığı alanındaki ilk işinizdi. Sonraki yıllarda İçimdeki Ses (2014) ve Andropoz (2022) gibi dizilerde hem yazıp hem oyuncu olarak yer aldınız. Son olarak da bu yıl “Hücreler” isimli oyununuzu sahnelemeye başladınız. Sizin için oyunculuk mu yazarlık mu daha ağır basıyor?

İkisinin de sevdiğim ve sevmediğim tarafları var. Hangisini tercih edersin diye sorsan, birini yaparken öbürüne ihtiyacım var, öbürünü yaparken de diğerine ihtiyacım var. Birbirini tamamlayan iki meslek. İkisinden de vazgeçemem.
 
Peki, “Hücreler” oyununuzu tasarlarken size ilham veren ne oldu ve oyun nasıl bir tasarım sürecinden geçti?

İnsan zihni ve vücuduyla ilgili çok düşündüm kendimden dolayı. Özellikle zihin beni çok meşgul eden bir konuydu. Bu zihin nasıl oluşuyor; neden aptala dönüşüyor, neden akıllı bir zihin var… Ve bunu bir metinde anlatmak istiyordum. Çok uzun bir süre de bununla ilgili düşündüm. Hâlâ düşünmeye de devam ederim. “Hücreler” kafamı uzun süredir meşgul eden bir konuydu ve bu türdeki son işim de olmayacak çünkü zihin zamana göre değişiyor; eskileşiyor, köhneleşiyor, rutubetleniyor, havalanıyor… Kendimle ilgili problemler olduğu sürece, vücutla ilgili problemler olduğu sürece zihin üzerine düşünmeye devam edeceğim. İnsanın kendi aklıyla bağ kuramaması, zihnini önemsememesi, kendini önemsememesi… Oysa müthiş bir dünyası ve zenginliği var ama yeteneklerinin farkında değil. Hem kendime hem de seyirciye bunu hatırlatmak istedim. Zihin müthiş bir organizma ve bu organizmanın sahibisiniz, bu organizmayı yönetmekle ilgili problemleriniz olabilir mi, bu tür soruları sordurmak istedim seyirciye. Yani belki yüz trilyon hücre yaşıyor ve bütün bu hücreleri yöneten bir organizmanın sahibisin sen. Peki yüz trilyonu nasıl yönetiyorsun veya yönetemiyor musun? Bunun için aklına ihtiyacın var. Aklını kullanıyor musun, kullanmıyor musun? Bu tip sorulardan yola çıktım. Sonrasında da baktım, insan vücudu bir ülke yönetimine veya dünya yönetimine de çok benziyor. Devlet sisteminin, yönetim biçiminin esin kaynağı insan vücudu. Küçük bir çekirdeği. İnsan vücudunu bir ülke düzeninde anlatabilirim düşüncesi de vardı kafamda. Hem bu var hem de insanın kendi aklıyla ilgili kısımları iyi kullanıyor mu, performansı güçlü mü, bunları da seyirciye hatırlatmak istedim. Hepsi bütünleşince “Hücreler”i yazmaya karar verdim. İnsanlar kendi zihnini önemsemeli. Kendi vücudunu önemsemeli; insanlar kendi sağlığını önemsiyor, örneğin karaciğerini önemsiyor, midesini düşünüyor, her tarafına baktırıyor ama çoğu zaman zihnine baktırmıyor. “Hücreler” oyunu da bununla ilgili ufak bir hatırlatma.


 
Oyununuzda kadın-erkek ilişkilerinin işleniş şekli de dikkat çekiyor. Bu ilişkileri ele alırken hangi stereotipleri kırmayı hedeflediniz ve izleyicilerin ilişkilere bakış açısını nasıl değiştirmeyi umuyorsunuz?

İnsan ilişkilerini hiçbir zaman değiştiremezsiniz. Kadın ve erkek ilişkileri yüzyıllardır aynı, değişen veya farklılaşan bir konu da yok. Ama güncelleniyor ve güncellenmesi, insanları ilişkiler konusunda rahatsız ediyor. İlişkilerle ilgili problem yaşayan insanlarla konuştuğumda hep şunu hissediyorum: Aslına bakarsan herkes ilişkilerle ilgili eski usul bir ilişkiye özeniyor. Bir tür sinemaskop gibi geliyor, romantik geliyor bu konu fakat ilişkilerle ilgili bir güncellenme söz konusu ve kimse de bu konuya yanaşmıyor. İlişki kurarken eski usul ilişkiye çekiliyorlar ve bu noktada bir problem yaşanıyor gördüğüm kadarıyla. Güncellenmesine izin verilmediği için ilişkilerde de bir sorun yaşanıyor. Boşanmaların, bunca ilişki kaybının yaşanmasının ana nedenlerinden birisi güncellemeyi kabul etmemek. İnsan kendi içerisinde de güncellemeyi kabul etmiyor. Yani mesela bir keresinde birisinin telefonunda görmüştüm, 3.000 güncellemesi vardı. Bunu yapmayan adam, kendisiyle ilgili güncellemeyi de yapmıyor. Dolayısıyla yeni dünyaya da adapte olmuyor. İlişkiler konusunda da adapte olmuyor, mevcut klasik bir ilişki düzenini anlatmaya çalıştım, bunu düzeltecek gücüm yok zaten, insanlar kendi içlerinden geldiği gibi ilişkilerini yaşayacaklar.
 
Hem tiyatroda hem de sinemada nitelikli işler ortaya koyuyorsunuz. Peki, bu iki ortam arasındaki farklar ve benzerlikler nelerdir sizce?

Aslında oyunculuk her ikisinde de aynı. Tiyatro çok daha canlı ve heyecanlı çünkü canlı ve değişken bir seyirci var, yani aynı seyirci değil. Bunu ancak sahneye çıkınca yaşıyorsunuz ve bu da aşırı bir heyecan yaratıyor, seyircinin psikolojisini bilmediğiniz için. Sonrasında anlamaya başladığınızda, yavaş yavaş o heyecan kırılıyor ve seyirciyle kurduğunuz ilişki de normalleşiyor. Tiyatronun o heyecanı ve adrenalinini seviyorum. Öte yandan sinemanın da anlık serüvenini seviyorum. Kamera karşısındaki o psikolojik an kayda giriyor. Her ikisinin tatlı tarafları var ama oyunculuk ikisinde de aynı. Oyunculuk değişmiyor, yine sahne üzerindesiniz, yine bir sınavınız var, yine seyirci ile iletişim kurduğunuz bir kanal var.
 
Pandemi öncesinde ve sonrasında hem sinema hem tiyatro izleyicisi açısından ne gibi farklar görüyorsunuz?

Seyirci biraz daha kendi içerisinde özgürleşti diyebilirim. Bunda internetin ve sosyal medyanın payı da yadsınamaz. Seyircinin kendi kararlarını kendisinin verdiği bir döneme girdik. Son birkaç senedir böyle, özellikle pandemi sonrasında bunu çok net bir şekilde görüyorum. Seyirci bir şekilde özgürleşti, fikir alabiliyor, birbiriyle tartışabiliyor, bağlantı kurabiliyor, eleştirileri dinliyor… Ama bir problem de oldu: Kendi içerisinde farkında olmadan beraber olma hissiyatını kaybetti, biraz daha bencilleşti. Bencilleşince kendi içerisinde yalnızlaştı. Yalnızlaşınca da bana göre güçsüzleşti. Bu büyük gücün farkına varamadı. Oysa internetin en büyük özelliği, beraber olmanın getirdiği gücü ortaya çıkarmaktı ama tam tersi oldu: Seyirci güçsüzleşti, yalnızlaştı. Bu da tabii kendi kişisel dünyasında onu mutsuzlaştırdı. Bence seyirciler birbirlerine değer vermeli, birbirlerinin düşüncelerini önemsemeli, birbirlerinin birikimine kıymet vermeli ve iletişimini tekrar güçlendirmeli. Yoksa burada ciddi bir mutsuzluk ve yalnızlık var. O kalabalığın içerisinde yalnız olmak iyi bir şey değil.